9 Temmuz 2010 Cuma

bir bireyim severim de!













severim;;;;;bir sahaf kitabındaki nem ve küften



elime geçen inanılmaz sevinci


birilerine geçirememekten


gelişti bende bu bireysellik bilinci

metin altıok

yüreğime benzin döküp kibrit çakan;

ey usta kundakçım iz bırakmayan!

dörtlükler’den

ömrümce kendimi hep sözde buldum;

söz cehennemdi yanıp kavruldum.

yeniden doğdum kendi külümden,

ben anka’ydım konuşuldum.

seninle aramızda

seninle aramızda yürek burkan

gazete haberlerinden önce;

benim keskin sirke kokan

mayalanmış öfkem var.

mETİN aLTIOK

OFFF...BU BLOG BOĞUCU HAVASIZ BİR YER ...içim daraldı


1 Haziran 2010 Salı

davul çalmaya çalışan zurnacı


Çok R O M A N T İ K
bİR aKşam

hımmm kafayı buldum ........
galiba şu kara gözlü kediyi kötü yola düşüreceğim birazdan:))))))))))
aaaaaaa korktu kaçıyorrrrrrr...
kaçma kaçmaaaaaa
gellll
benden sana zarar gelmez benim tüm dokularım, uzuvlarım, oram buram birine ait..
sana benden posa kalır .......


15 Nisan 2010 Perşembe

Dün'den Bugün'e

Sıcacık her şey yerli yerinde...Hayır değil!...
Öyle çok şeyi hasır altı etmiş ki beynim...


Okula giderken annem saçlarımı örerdi. Tarar, tarar sonra koklardı...Derslerimi çalışmamı ,teneffüslerde kudurmamı söylerdi...Ne aksilik aynı gün yakartop oynarken düşer çoraplarımı ve dizlerimi parçalardım.Ya mendil kapmacalar:) Deli saçması olduğunu düşündüğüm çam ağacının iğne yapraklarından taçlar örmem yada papatyadan...Zavallı papatyalar kuruyup giderlerdi...Belki bugün öç alıyorladır...


Ya kolej zamanlarım:))Yatakhanede dansözlük yaparken Madamlara yakalanmam ..hiç hoş değil:))
En ayıp fransızca kelimeleri en önce ezberlemiştim...Peki ya ,,,Herkese tükürmek..ayyy nasıl unuturum:)) bir ara da bu huyum vardı:)Küfür edip tükürüyordum... Sonra Sema abla anneme söylemişti bir araba sopa yemiştim.... Annem----sen gün geçtikçe akıllanacağın yerde ,gittikçe azıyorsun--- demişti:( Şimdi geldiğim nokta , bu sözden yola çıkıldığında korkunç olmalı...
Edebiyat Hocamız Zuhal Hanım; Onu öyle çok severdim ki...çok özlüyorum...Öldü... Kırk sekiz yaşında ..Kanserden... Kompozisyonlarımı tüm sınıfa okurdu...Bittiğinde de - yine korkunç olmuş- derdi..Benim iyi bir tiyatro yazarı olacağımı söyler...Gözlerime BAKAR,,, ama uzun uzun bakar..- Ne oldu benim  sarı saçlıma - deyip gülerdi... Uyuşuk kızdım... O öyle yüzüme baktığında ağlamak gelirdi içimden...
İlk sigara içişimiz ise tam bir piskopatlık senfonisiydi. Okulun erkekler tuvaletinde, Arif, kene , ben ,nejla diye bir kız, paketi saklayacak yer olmadığı için yakıp yakıp söndürüyorduk..Bir paket sigarayı bitirdik...Dumandan göz gözü görmüyordu. Yakalandık :( Disipline gönderdiler...Bugün de öyle yakalanıyorum,,,ama bu kez kendimi disipline veriyorum.Kendi disiplin kurulumu kendim yaptım...İnanın bu çok daha acımasız...
O zamanlar, herşeyin zor olduğunu düşünürdüm..Dersler, anne , baba baskısı, erkek arkadaşımın olmayışı , siyasi meseleler, şişmanlık, sivilcelerim, ucundan çatlayan Quenn LP.'im... Günlerce beni üzerdi...
Bugün, ya bugün....Sivilcelerimi özlüyorum desem bana güler misiniz?...
En çok da okulu kırdığımız günleri özlüyorum...Hemen soluğu Büyükada'da alırdık...Para da yok...İt ayağı gibi dolanırdık...Arif :) deli ya..Bisiklet kiralamıştı son parasıyla , nerdeyse ada da mahsur kalacaktık ,,Allah'tan bzim gibi okulu kıran arkadaşlara rastladık da , yırttık...Aç aç dolanırdık...Kaşarlı tost, Simit , elvan gazozu, çay...işte en zengin menü....

 O günler şimdi büyülü gibi,,,sanki hiç yaşanmamış, hep hayal etmişim..Oysa ki, keşke onlar gerçek olsa, şimdi yaşananlar ,rüya olarak kalsa,,,sabah uyansam,,,Selver beni yakartop oynamaya çağırsa,,, Annem yine saçlarımı örse,,sek sek oynasam,,,Hiçüzülmesem...bana hiç yalan söylenmemiş olsa ve ben yalan söylememiş olsam...Hiç oyunlara kurban gitmemiş olsam, birileri dedikodumu yapmamış olsa...Ben de yapmasam...

Güzel olabilse , dün gibi........................

F.................................

14 Nisan 2010 Çarşamba

esrime

Sevin.

Sevmek güzeldir. İnsan sevdikçe yaşar. Her şeyi sevin; insanı, ağacı, kuşu, böceği, sineği. Sağanak yağmurda sokakta olmayı, yaz sıcağında basket oynamayı, trafikte ıslık çalarak beklemeyi. Hepsi bizim için. Sevsek de sevmesek de bütün bunlar bizim için. Ama hepsini sevmek, sevmeye alışmak yaşamı daha güzel ve yaşanır hale getirir. Hayatın parçası olan kötülükleri bile sevin. Kötü insanları, çamurlu yolları, kokmuş balığı bile.. Bunları sevmek ne mi kazandırır? Bunları sevmekle, iyi olanlarını daha çok sevmeyi öğreniriz. Daha çok sevmekle bir şey kaybetmeyiz. Sevgi, sevgi olarak geri döner.
Yaşam mı?
Şu boktan dünyaya niye geldiğimizi günde kaç defa düşündün? Her gün bir sürü rezillik yaşarız. Trafikte, sokakta, iş yerinde, okulda... Niye? Anlamı ne bütün bu saçmalıkların. "Kötüyü bilmezsek iyinin kıymetini anlamayız!” Nah! Güleyim ve hatta sen de gül. Bizler dünya denen bu çıkmaz sokakta bu salaklıkları yaşarken, diğer evrenler ne alemde çok merak ederim. Yaz sıcağında basket oynayıp, terini soğutmak için oturduğun kırkbeş derecelik gölgede, sivrisinekler kanını emerken hayatın anlamını düşündün mü hiç? Hiç düşünme, hiç tavsiye etmem. Hem de hiç!
Sevgililer günü, anneler günü, babalar günü, çocuk bayramı. Bütün bu günler bizler için. Unutulagelen değerlerimizi tazelemek için fırsatlar bunlar. Annemize tek bir gül verip yanağına kondurduğumuz minik bir öpücükle, onu ne kadar sevdiğimizi, vefa borcumuzu unutmadığımızı hatırlattığımız bir gün; sevgilimize, en mutlu günümüzde çektirdiğimiz bir resimle hediye ettiğimiz resim çerçevesi ve ölümsüzleştirdiğimiz bir anın hediye edildiği bir gün; babamıza bir kravat, çocuklara birer oyuncak verdiğimiz günlerin olması ne güzel. "Seni seviyorum” diyebileceğimiz özel bir günün olması ne güzel. İşte bu günler, bize "sevgi” denen bir şeyin olduğunu hatırlatıp, gündelik hayatın koşuşturmasına harmanlayan değerli günler.
Az çok ekonomiden çakan herkes şu özel gün saçmalıklarını "şıp” diye çözer. Geçen sevgililer gününde kaç ton gül satılmış biliyor musun? Ya babalar günündeki kravat satışlarını? Bilmezsin tabi, babalara gelmişsin haberin yok! İşte bu günler ekonomistlerin süper buluşu olan; "ekonomiyi adam etme” amacıyla tasarlanmış "aptallara sevgi pompalayıp, paralarını sövüşleme günleri”. Dünya üzerinde bu kadar salak olduğunu düşünmek beni korkutuyor. Birileri uyarmıyor mu bunları? Uyarıyordur herhalde. En azından ben uyarmış olayım seni. Ama hala uyarılmadıysan o senin bileceğin iş. "Yok arkadaş olur mu öyle şey, ekonomistlerin işi gücü gün düzenlemek mi” diyorsan hala, yazının devamını okumasan da olur. Senin gibi kaç salak sevgilisine gül alıyor o gün biliyor musun? Neyse boş ver, bilmesen de olur. Sen devam et gün takip etmeyi. Babalar günün kutlu olsun.
"Sevgili”. Ne güzel bir cümledir. İnsana mutluluk verir. Sevgililere imrenerek bakmaz mıyız hep... El ele tutuşmuş bir mutlu bir çift dikkatimizi çekmez mi hiç? Gözlerini birbirinden ayırmadan konuşan çiftler hoşumuza gitmez mi? Sevgiyi paylaşmanın en güzel yolu, anlaşabildiğimiz bir ortak bulmaktır. Sevgili edinin ve onu sevin, onunla beraber her şeyi sevin. Sevgi paylaşıldıkça çoğalır, çoğaldıkça mutluluk getirir. Mutlu insan insandır.
Sevgililer günü deyince aklıma "sevgi” ve "sevgili”nin ne kadar anlamsız olduğu gelir hep. Nedir sevgili? Arkadaş toplantılarında "tanıştırayım; sevgilim..” diyebileceğimiz karşı cinsten hava atma aracı. Cinsel ihtiyacımızı karşılayacağımız (bu karşı cinsten olmak zorunda değil ama o zaman genellikle arkadaş toplantılarında tanıştıramayız) bir şey. "Oha!” diyorsun şimdi. Ama bu iş böyle güzelim. Sevgilinde seni böyle kullanıyor işte. Paran için, aletin için, kariyerin ve kariyeri için ve hatta diet cola için bir aracısın sen. Bu bir ticaret. Tamamen çıkar üzerine kurulmuş bir müessese. Denemesi bedava inanmazsan. "Seni deli gibi seviyorum” diyen sevgiline "Dün taş gibi bir çıtıra atladım, hem de bakireydi” de bakalım n'oluyor. Veya "mali durumum çok kötü, işten ayrıldım. Hiç harcama yapamam. Hatta bir süre görüşmeyelim, kafamı toplamam gerek” demeyi dene. En fazla bir ay sonra yanında yeni bir sevgiliyle görmezsen gel bana. Seni daha iyi sömürecek birini bulurum ben merak etme. Sevgi bir çıkar oyunu, sevgili de oyuncağı. Oyuncu veya oyuncak olmak senin elinde. Nasılsa bir gün geberip gideceksin, bu tip salaklıklarla vakit kaybetmeden işin tadını çıkarmalısın. Asıl mutluluk budur dostum.
Çoğu zaman fark edemeyiz, yanımızda ki insanın bizi ne kadar çok sevdiğini. Omzumuza yaslanmış sevgilimizle izlediğimiz filme dalıp gideriz. Yanımızda ki sevgi yumağından habersiz yaşarız çoğu zaman. Kedimizi sevmek istediğimiz zaman kucağımıza alırız, bir süre sonra otomatikleşmiş okşamamız kendiliğinden sürer. Bunu kedi bile fark edip çeker gider. Oysa bu yaşam, her anında sevgiyle ve hoşgörüyle yaşanması gereken bir yaşam. Sevildiğinizi fark edin, sevdiğinizi fark ettirin. Ama bu mecburiyetten olmasın. Dedim ya sevgi, sevgi getirir. Seven insan mutludur. Seven insan yapıcıdır, verimlidir. Seven insan insandır.
Sevgilin tutturmuş "kaç haftadır sinemaya gitmiyoruz, yemeğe çıkmıyoruz” diye. Ne yaparsın, mecburiyetten çıkarsınız. Önce yemek, sonra sinema. Sırasını sen ayarla artık. Ama o gecenin sonunda ne olur? Tabii ki yatağa düşülür. Performansa ve havanın durumuna göre birkaç posta sevişilir. Sabah yallah işine. Bir hafta karı dırdırı yok "sinema, cak cuk” diye. Sinema araçtır. Bir ön sevişmedir. Hem de bedava bir ön sevişme. Asıl istek tok karnına bir filmle oyalanıp, sevişme saatini getirmek. Kedin kucağına çıkar, biraz okşatır kendini, tatmin olur ve işi bitince çeker gider. Uyan artık be salak, ne sanıyordun ya?! Sevişen insan mutludur. Biraz dişini sıkıp, paranı harcayarak güller gibi sevişirsin. İşte o zaman hem mutlu, hem de fazlasıyla "yapıcı” olursun. Koçum benim, kim tutar be seni..
Sevgi üzerine anlatılacak o kadar çok şey var ki, bu kısacık yazıya..
Sevgi mevgi hikaye moruk. Keyfine bak, ye, iç, seviş. Bolca seviş, yakaladığınla seviş hatta. Sevgili tam bir saçmalık ki evliliğe hiç girmiyorum. Ha bol paralı birini bulur hayatını kurtarırsın o ayrı konu. Eşinin parasıyla git istediğinle seviş. İşte asıl o zaman senden mutlusu yok. Kedini de boğ gitsin. Ayak bağı artık. Eskidendi kız tavlamak için kedi besleme ayakları. Şimdi cebe bakıyor o işler...


Bu kısacık yazıya sığamayacak bir duygudur sevgi. Hakkında yazılan kitaplar bile yetersiz...
Cebin sağlam değil mi abi? Cazibeni kullanıp, sağlam cepli birine yamanacaksın. İşte o zaman istediğin özel günü takip et. Eşine, eşinin parasıyla mücevherler alıp elinde tut. Metresine eşinin parasıyla mücevherler alıp elinde tut. Başka birine metresinin parasıyla mücevherler alıp elinde tut. Hayat budur işte; elinde tuttuğun şey! Senden mutlusu olmaz o zaman. Sıkı tut. Hem de çok sıkı.
Hakkında yazılan kitaplar bile yetersiz kalırken, sizlere sevgi hakkında bir iki şey aşılayabildiysem, dünyanın en mutlu...
Bak o kadar şey öğütledim ve hala hiç birinden hiç bir bok anlamadıysan, git pencereden dışarı "ben salak bir sevgi yumağıyım” diye bağır. Bu kadar diyorum yani. Ben tüm samimiyetimle sana hayatı anlattım işte. Ders çıkarması senden. Çok çişim geldi. Burada kesiyorum. Bunca şeyden sonra hala "sevgi, sevgili, kıl, yün” diyorsan belanı bulursun inşallah.
Dünyanın en mutlu insanıyım. Hepinizi, her şeyi çok seviyorum. Sizde her şeyi çok sevi...
Ulan sen de bir sktr git ya! Manyak mıdır nedir! Sevgi, sevgi, sevgi... Sçtn ağzımıza sabahtan beri...

deliemin?









29 Mart 2010 Pazartesi

asla okunayacak mektup 2

Binlerce tınısı içinde hayatın ve binlerce rengi ve binlerce yaşamsal alameti… Boğulmadan, daralmadan ve evrenin hakiminin “mutluluk” diye tasvir ettiği kelime ile değil; kelimelerle ifade etmeye çalışırken, sadece iki tanesinin arasında bir aldığımız nefeslerde ve iki kelime arasına sığdırılabilecek ne varsa… İşte hepsinin adına “ne çok özlemişim ben seni…”



“Ne çok sevmişim…” Sanki kalbimi söküp onun yerine seni yerleştirmişim de; ya da her ne yaptıysam unutuvermişim bir daha hatırlamamak üzere… Ne iyi yapmışım… Başımı çevirip de arkama baktığımda “o senin hep gülümseyen yüzünü görmek” sanki yaşamımın en büyük hazzı oluvermiş. İşte bunu fark edememek için insanın ne kör olması gerekir, ne sağır, ne de daha fazlası… Hep bir adım sonrasında büyüyen çığ yumağı gibi, daha da büyüyen, daha da büyüyen. Bir katresi de bir, bin katresi de. Seyri doyumsuz manzaralar gibi. Yanmışım ben , aşk sarhoşu, yanmışım kendimi küllerimden yaratıp tekrar tekrar…


Sana yanmışım, aşka, mutluluğa… Kendimi seninle yakmışım… Sana yanmışım işte, her şeyi kendi anatomisi ile başlatıp seninle yakmışım, içinde en çok kendimi; senin aşkına, seninle başlamasa da seninle bitirmişim her şeyi.
Gün olmuşum, gece olmuşum, sabah olunca yeniden doğmuşum. Bir iken bin olmuşum. İçin de hayat, içinde sen olan ne varsa… Deli gibi aşık olmuşum… Kendimi senin gözlerinde unutmuşum. Bir gün sende benim gibi mutluluk gözyaşları dökersen sevgili, bırak silme gözyaşlarını, bırak öyle kalsın. Sen gibi koksun gözyaşlarında, ben gibi koksun....

birinden bir diğerine


okunamayacak mektuplar 1


"Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum.O korkunç yeniden yaşayamayacağımı hissediyorum.Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım.Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin.Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı.Hayatını mahvettiğimin farkındayım,ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum.. Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun.Artık benim için her şey bitti.Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum."

Wirginia Woolf'tan Leonard Woolf'a